Çanakkale’nin merkezinde tarihi Yahudi mahallesinde bulunan bir mozaik atölyesidir. Çalışmalarda portreler üzerine yoğunlaşılmış ve üretilen mozaik portreler Çanakkale’nin ismini aldığı seramik tabaklara uygulanmıştır. Üç buçuk yılda üretilen Mozaik Portrelerde “Bir Troya Masalı” çalışmasının evidir. Bu çalışma ile bir yandan Troya kentinin efsanelerini dinleyebilir diğer yandan mozaik tekniği ile portre sanatında neler yapılabileceği hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

İsmini antik dönemde kentten kente dolaşarak Troya efsanelerini anlatan ozanlardan alan Rhapsodos Mozaik’te üretilen her bir mozaik portre hem kendi hikâyesi hem de büyük bir hikâyenin tamamlayıcısı durumundadır. Ayrıca ismini aldığı ozanlar gibi kentten kente taşınabilir.  Logosunda elinde Rhabdos değneği tutan bir ozan, karşısında bir kadın ve yanlarında hareket halinde bir çocuk, Roma dönemi mozaiklerinde sıkça gördüğümüz defne yaprakları ile çevrelenmiştir. “Olayları bir masal şeklinde bir araya getirmek yediden yetmişe hepimizin hoşuna giden tek iletişim ve eğlence yöntemidir.” der Robert Fulford*. Ortada yer alan üç kişi bu iletişim ve eğlence yönteminde bir araya gelen insanlığı temsil ederken, ozan anlatır, kadın doğası gereği bunu çoğaltarak yayacak çocuk ise anlatılanları geleceğe taşıyarak geçmişle gelecek arasında köprü kuracaktır. Defne yaprağı ise anlatıların temel mesajları zafer, barış, sonsuzluk ve karşılıksız aşkın temsilidir.

Rhapsodos Mozaik kişisel bir teşebbüstür. Herhangi bir kurumdan, kuruluştan maddi desteği yoktur.

Yaşamımızda sadece bize özel eşyaların, anıları yoğun nesnelerin değeri var sanki. Bir tek onları bırakamıyoruz. Bir de okuduğumuz, gördüğümüz, deneyimlediğimiz,  bizi biz yapan, dönüştüren, düşündüren şeyleri… İşte tam bu noktada yer alır Rhapsodos Mozaik Atölyesi. Deneyim yaşamak…  İçeride şöyle bir yazı var “Lütfen fotoğraf çekmeyiniz. İzlenimleriniz yeni hikâyelere vesile olsun.” Söz konusu deneyimin hizmet bedeli ise Rhapsodos Mozaik Atölyesinin yaşam döngüsünü sağlar. İsterseniz sizin için önemli olan yaşadığınız sürece bırakamayacağınız kişilerin portresini de sipariş edebilirsiniz…

Böyle bir mekân varlığını sürdürebilir mi? Olabilir… Anlatanları, yazarları da olabilir…

Bu noktada Rhapsodos Mozaik hakkında ilk seyahat yazısından bir bölüm de eklemeli :

“Geldim, Gördüm Peki Yenebildim mi?”
Sait Fehmi Ağduk www.memurcocugu.com

(…) Bu etkinlikler içinde bir tanesi var ki, savaş ve barışı eşsiz bir şekilde yaşatıyor. Sergi demek kesinlikle haksızlık olur, eksiksiz bir performans, sadece ve sadece sana özel bir gösteri.

Çanakkale feribot iskelesinin karşısındaki turizm enformasyon ofisinin kapısında bir afiş asılı: “Mozaik Portrelerde ‘Bir Troya Masalı’ \ RHAPSODOS MOZAİK \ Sürekli Sergi ve Mozaik Atölyesi”. Afişin altına bir telefon numarası var, hemen arıyorum. Beş dakika sonra oradayım.

Bazı masallar vardır, bir kapıdan girer bambaşka dünyalara gidersin; aynı kapıdan çıkıp gerçek dünyaya döndüğünde, arkana bakarsın kapı yok olmuş. Rhapsodos Mozaik tam olarak bu hissi yaşatıyor. Yarın tekrar gelsem aynı ev, aynı kapı yerinde duruyor olacak mı?

Tarihi Yahudi Mahallesi’nde minimini iki katlı bir ev. Zili çaldım, upuzun bembeyaz giysili, masmavi gözlü bir kadın kapıyı açtı; içeri buyur etti. Arkamızdan kapı kapandığı anda yirmi birinci yüzyıl ve Çanakkale çok uzaklardaydı artık.

Zamanda yolculuk başlıyor. Film desen, değil; kitap desen, değil, tiyatro desen, o da değil. Hepsi birden. Rhapsodos, antik dünyada Troya efsanelerini kent kent dolaşıp anlatan halk ozanlarına verilen admış. Emine Özkaya Daloğlu herhangi bir “Rhapsode” değil, Troya efsanelerinden esinlenerek yaptığı kırk üç mozaik portrenin hem üreticisi hem anlatıcısı. İlyada’nın oyuncularının portrelerini, seramik tabakların içine doğal taşlardan iğne oyası gibi işlenmiş. Mozaik portreler; üç küçük oda, daracık koridor ve merdivenlere saçılmış yıldızlar gibi. El emeğinin gücüne, işçiliğin güzelliğine doyamıyorsunuz. Alıp evinize götürmek, kendi duvarınıza asmak, her gün bakmak istiyorsunuz. Ancak fotoğraflarını çekmenize izin yok. Deneyim orada ve o anda yaşanacak. İçimden “Ama neden?” diyecek gibi oluyorum. Fotoğraf çekmeyi ne kadar sevsem de; zamanı dondurma kaygısıyla, yaşamayı kaçırdığım anları anımsıyor, susuyorum. Burası bir tüketim mekanı değil. Teslimiyetin verdiği müthiş rahatlıkla kendimi bilinmezin kollarına bırakıyorum.

“Söz mü, yazı mı, resim mi? Hangisi sizi daha çok etkiler?” diye soruyor. Yanıtım elbette “Hepsi!” oluyor.

Rhapsode anlatmaya başlıyor. Her mozaik portre, bir hayat. İlerledikçe öyküler birleşiyor, olay örgüsü somutlaşıyor. Hani derler ya hiçbir film, kitabı kadar iyi değildir; burada yaşanılan deneyim tam aksini kanıtlıyor sanki. Homeros’un İlyada’sını okumuşsun, ama tekrar tekrar okumak istiyorsun.(…)

* Anlatının Gücü, Robert Fulford, Türkçesi Ezgi Kardelen, Kolektif yayınları, s.12

Görüşmek dileği ile…

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir